KÜRD MESELESİNİ ELEŞTİRMEK KOLAY, ÇÖZÜM ÜRETMEK Mİ ZOR?
BEKİR COŞKUN'U ANARKEN: KÜRD MESELESİNİ ELEŞTİRMEK KOLAY, ÇÖZÜM ÜRETMEK Mİ ZOR?

M. Latif YILDIZ
-Rahmetli Bekir Coşkun’u 18 Ekim 2020’de kaybettik. Türk basınında silinmez iz bırakan kalemlerinden biriydi. Kimi zaman sertti, kimi zaman alaycıydı, kimi zaman da milyonların hislerine tercüman olan vicdanların sesiydi.
Bekir, Urfalı hemşerimdi. (Ben Batmanlıyım ) O Anlara ben Konya’da Günaydın gazetenin çalışanıydık; meslektaşım, dostum, yakın arkadaşımdı.
Bugün onu anarken, geçmişte yazdığı yazdıkların tamamına katılmak zorunda değiliz. Zaten gerçek düşünce insanlarına gösterilecek en büyük saygı da budur: Onları kutsamak değil, fikirleri üzerine düşünmeye devam etmektir.
26 Ağustos 2009 tarihli "Yol haritası nerede kaldı?.." başlıklı yazısında, dönemin "açılım" tartışmalarını ve Abdullah Öcalan'ın süreçteki rolüne ilişkin yaklaşımı eleştiriyordu.
Bu onun görüşüydü ve demokrasi, farklı görüşlerin özgürce ifade edilebildiği rejimlerin adıdır diyorum.
Ancak aradan geçen yıllardan sonra bugün Can Pulak ( üçümüz aynı medyanın mensubu gazetecilerdik) bana Necdet Akın’ın 17 Ekim tarihli “Bekir Coşkun… Açılım.. Ve de Apo” başlıklı makalesini yolladı.
Batmanlı Kürd olarak dönüp baktığımda, bir başka soruyu da sormam gerekiyor:
Eleştirdiklerimizin yerine ne koyuyoruz?
Çünkü bir ülkenin sorunları yalnızca itiraz ederek çözülmez. “Kabul etmiyorum" demek bir görüştür.
"Peki benim önerim şudur" diyebilmek ise sorumluluktur.
Türkiye'nin en ağır yüz yıllık sorunu olan Kürt meselesi, ne inkârla ortadan kalktı ne de öfkeyle çözüldü.
Bu mesele, on yıllar boyunca Türk'ün de Kürt'ün de evine ateş düşürdü. Annelerin gözyaşının etnik kökeni yoktu.
Toprağa verilen gençlerin acısının dili yoktu.
Ekonomik kayıpların, kaçırılan fırsatların ve kaybedilen yılların bedelini ise hep birlikte ödemedik mi?!.
Bu nedenle bugün asıl soru şudur: Bir tarafı tamamen yok sayarak mı çözeceğiz?
Sadece güvenlik politikalarıyla mı çözeceğiz?
Sadece siyasetle mi çözeceğiz?
Yoksa hem güvenliği sağlayıp hem demokrasiyi güçlendirerek, hem adaleti koruyup hem toplumsal barışı büyüterek mi çözeceğiz?
Elbette terör meşru değildir.
Elbette silahın siyasete yön vermesi kabul edilemez.
Ama aynı zamanda milyonlarca vatandaşın kendisini ilgilendiren meselelerin demokratik zeminde konuşulabilmesi de güçlü devletin gereğidir.
Asıl maharet, birbirini suçlayan taraflar üretmek değil, birbirini dinleyebilen bir toplum oluşturabilmektir.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey; kutuplaşmayı büyüten sloganlar değil, ortak geleceği güçlendiren akıldır.
Çünkü tarih bize şunu öğretti:
Hiçbir büyük toplumsal sorun sadece güvenlik tedbirleriyle çözülemediği gibi, sadece iyi niyet temennileriyle de çözülemez.
Kalıcı çözüm; hukuk, demokrasi, ekonomik kalkınma, eşit vatandaşlık, güvenlik ve toplumsal uzlaşının birlikte inşa edilmesiyle mümkündür.
Belki de bugün, Bekir Coşkun’u anarken sorulması gereken soru şudur:
Kimin haklı olduğundan önce, ülkenin yarınlarını hangi yöntemle daha huzurlu hale getireceğiz?
Çünkü eleştiri önemlidir.
Muhalefet önemlidir.
Farklı düşünceler önemlidir.
Ama en sonunda bir ülkeyi ileriye taşıyan şey, eleştirinin kendisi değil; o eleştirinin içinden çıkarılan çözümdür.
Bekir’i Rahmetle anıyorum ve hâlâ aynı soruyu soruyorum:
Paylaşılan yazısında, dönemin "açılım sürecini" ve Abdullah Öcalan'ın muhatap alınmasını eleştiriyor, hatta yer yer alaya alıyor. Bu onun düşüncesiydi.
Demokrasilerde herkesin eleştirme hakkı vardır.
Ancak burada üzerinde durulması gereken daha önemli bir soru bulunuyor:
Muhatap alınmasın denilen kişi alınmasın.
Muhatap alınmasın denilen siyasi parti alınmasın.
Muhatap alınmasın denilen temsilciler alınmasın.
Peki sonra ne olacak?
Yaklaşık bir asırdır konuştuğumuz, binlerce cana mal olan, toplumun kaynaklarını tüketen ve Türkiye'nin enerjisinin önemli bir kısmını yutan Kürt meselesi nasıl çözülecek?
Bir sorunu çözmek için önce onun varlığını kabul etmek gerekir. Sorunu kabul etmek, bölünmeyi istemek değildir.
Sorunu konuşmak da teslim olmak değildir.
Tam tersine, güçlü devletler sorunlarından korkmaz; onları konuşur, analiz eder ve çözüm üretir.
Türkiye'nin yüz yıllık tecrübesi bize şunu göstermiştir:
Askerî yöntemler güvenliği sağlayabilir.
Terörle mücadele edilebilir.
Suç işleyen cezalandırılabilir.
Ancak sosyal, kültürel ve siyasal boyutları olan meseleler yalnızca güvenlik politikalarıyla tamamen ortadan kaldırılamaz.
Bu nedenle esas soru şudur:
Eleştirilen yöntemlerin yerine ne öneriyoruz?
Daha fazla demokrasi mi?
Daha güçlü yerel yönetimler mi?
Daha fazla ekonomik kalkınma mı?
Vatandaşlık hukukunun güçlendirilmesi mi?
Ana dil ve kültürel haklar konusunda yeni düzenlemeler mi?
Parlamentonun daha etkin rol alması mı?
Toplumsal barışı güçlendirecek yeni mekanizmalar mı?
Bunlar tartışılabilir.
Katılan olur, katılmayan olur.
Fakat bir meseleye sadece "hayır" demek, çözüm üretmek anlamına gelmez.
Devletler ve toplumlar "karşı çıkmakla" değil, alternatif geliştirmekle ilerler.
İşte bu nedenle bugün, merhum Bekir Coşkun’u rahmetle anarken, onun yazılarından hareketle kendimize şu soruyu sormalıyız:
Eleştirdiğimiz her konuda gerçekten bir çözüm önerimiz var mı?
Çünkü tarih göstermiştir ki;
Sorunları konuşmaktan kaçınmak onları ortadan kaldırmaz.
Görmezden gelmek çözüm değildir.
Öfke çözüm değildir.
Hakaret çözüm değildir.
Asıl marifet, herkesin acısını görebilen, kimseyi aşağılamayan ve ortak geleceği kurabilecek bir çözüm yolu bulabilmektir.
Türkiye'nin ihtiyacı da tam olarak budur. Bekir’i Rahmetle anıyorum. Kalemi güçlüydü.
Geride bıraktığı asıl miras ise, hâlâ düşünmeye devam etmemizi sağlayan sorulardır.
Ve naçizane görüşüm; Bu ülkenin ortak meselelerinde, birbirimizi suçlamanın ötesine geçip ortak bir çözüm dili kurabilecek miyiz?