GÜNÜMÜZDE İSLAM VE MÜSLÜMANLARIN DURUMU
GÜNÜMÜZDE İSLAM VE MÜSLÜMANLARIN DURUMU

M. Latif YILDIZ
-Dinin itibarını kim zedeliyor?
Değerli okuyucular,
Bir din âliminin oğlu olarak 1950’lerden bugüne toplumumuzda yaşanan değişimleri gözlemledim. Dinî hayatın evdeki, medresedeki ve toplumsal yaşamdaki yansımalarını gördüm ve de bizzat yaşadım.
Bugün İslam coğrafyasında yaşanan olumsuzluklar karşısında bazı gerçekleri dile getirmenin bir sorumluluk olduğuna inanıyorum.
Benim sorguladığım İslam değil, İslam adına yapılanlardır. Eleştirdiğim inanç değil, inancın arkasına saklanarak işlenen yanlışlardır.
Dindarlık iddiası yükselirken ahlak geriliyor, dinî söylemler çoğalırken ahlak ve adalet zayıflıyorsa burada ciddi bir çelişki yok mudur?
Bir esnafın dükkânında ayet ve hadislerin asılı olması, sattığı malın ayıplarını gizlemesine engel olmuyorsa; bir insan kul hakkından söz ederken çalışanının ücretini zamanında ödemiyorsa; bir yönetici adaletten derken yakınlarını kayırıyorsa hangi ahlakı neyi, nasıl temsil ediyoruz?
Bir sınavda hak eden değil, tanıdığı olan kazanıyorsa; bir işe alınırken liyakat yerine yakınlık aranıyorsa; kamu malı kişisel çıkar için kullanılıyorsa bütün bunlar yalnızca idari veya toplumsal sorunlar mıdır? Yoksa aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk meselesi midir?
Elbette her Müslüman böyle değildir. İnancını samimiyetle yaşayan, hakkı gözeten, yoksula yardım eden ve dürüstlüğü hayatının merkezine koyan milyonlarca insanımız vardır. Ancak görmezden gelemeyeceğimiz bir gerçek var ve bu günlerde yaşıyoruz:
Dindarlık iddiası, ahlaki sorumluluğun yerine geçtiğinde dinin adı kalır, ruhu zedelenir.
KUR’AN ÖNCE BİZİ SORGULUYOR
Kur’an-ı Kerim, Bakara suresinin 44. ayetinde insanlara iyiliği emredip kendisini unutanları uyarır. Saff suresinin 2-3. ayetleri de söylenenlerle yapılanlar arasındaki çelişkiye dikkat çekiyor.
Bu uyarıları yalnızca başkalarına yöneltmek kolaydır. Asıl mesele, onları kendi hayatımıza uygulayabilmektir.
Başkalarına dürüstlük öğütleyip alışverişte eksik tartmak, komşusuna ahlak dersi verip çalışanının hakkını yemek, yoksula yardım çağrısı yaparken ihtiyaç sahibini küçümsemek nasıl açıklanabilir?
Bir insanın ibadetlerini yerine getirmesi elbette değerlidir. Ancak ibadet, başkasının hakkını ihlal etmenin mazereti olamaz. Namaz kılan elin haksızlıktan, oruç tutan dilin yalandan, din anlatan insanın kibirden uzak durması gerekmez mi?
Kur’an’ı başkalarını yargılamak için okumakla, önce kendimizi düzeltmek için okumak arasında büyük bir fark vardır.
DİNİ YAŞAMAK MI, DİNİN ARKASINA SAKLANMAK MI?
Bugün dinî kimliğin kişisel, ekonomik veya siyasi çıkarlar için kullanılabilmesi üzerinde düşünmeliyiz.
Bir insanın dinî görünümünden hareketle dürüstlüğüne kefil olabilir miyiz? Bir kurumun dinî söylemlerini, hesap verebilirliğin yerine koyabilir miyiz? Bir kişinin din adına konuşması, söylediklerinin sorgulanamayacağı anlamına gelir mi?
Düşünün: Bir yardım kampanyasında insanların güveni kazanılıyor, fakat bağışların nereye harcandığı açıklanmıyorsa sorulması gereken sorular vardır. Bir yönetici sürekli adaletten söz ediyor, fakat kendisine yakın olanlara ayrıcalık tanıyorsa; söylemiyle uygulaması arasında çelişki vardır. Bir din görevlisi insanlara tevazuyu öğütlüyor, fakat kendisini eleştiren herkesi küçümsüyorsa anlattığı değerleri önce kendisinin hatırlaması gerekir.
Bunlar belirli bir kesime yöneltilmiş suçlamalar değil, toplumun her alanında geçerli olması gereken ahlak ölçüleridir.
Bir din adamının yanlışını eleştirmek dine düşmanlık değildir. Bir siyasetçinin dinî söylemlerini sorgulamak, Müslümanlara karşı olmak anlamına gelmez. Bir yazarın makalesinde inancı sorgulaması inançsızdır anlamına gelmez.
Allah adına konuştuğunu söyleyen hiç kimse, eleştiriden ve hesap verme sorumluluğundan muaf değildir.
GENÇLERİN GÖRDÜĞÜ ÇELİŞKİLER
Bir gencin yaşadığı çevrede dürüstlüğün değil, torpilin kazandırdığını gördüğünü düşünelim. Bir yandan ahlaklı olması öğütleniyor, diğer yandan hakkını aradığında tanıdığı olmadığı için sonuç alamıyorsa ne hisseder?
Din adına konuşanların haksızlık karşısında sessiz kaldığını, güçlülerin yanlışlarına göz yumulduğunu, güçsüzlerin ise kolayca suçlandığını görürse hangi soruları sorar?
Elbette insanların dinden uzaklaşmasının tek bir sebebi yoktur. Aile, eğitim, toplumsal şartlar ve kişisel deneyimler de etkilidir. Ancak Müslümanların davranışlarının bazı insanlarda inanca karşı güvensizlik oluşturabileceğini inkâr edemeyiz.
Bu nedenle gençlere yalnızca nasihat vermek yetmez. Onlara adaletin uygulandığını, dürüstlüğün karşılık bulduğunu, haklı olanın kimliğine bakılmadan korunduğunu göstermek gerekir.
Çünkü güzel ahlak, yalnızca anlatılarak değil, yaşanarak öğretilir.
İSLAM’IN İTİBARI NASIL KORUNUR?
1950’lerden bugüne bilgiye erişim kolaylaştı, dinî yayınlar çoğaldı, din adına konuşanların sayısı arttı. Fakat hâlâ aynı soruları soruyoruz:
Bilgi arttıysa hikmet de arttı mı? Dinî söylemler çoğaldıysa merhamet de çoğaldı mı? Kul hakkına verdiğimiz önem, ibadetlerimize verdiğimiz önemle aynı ölçüde mi?
Geçmişi bütünüyle iyi, bugünü bütünüyle kötü göstermek doğru değildir. Dün de yanlışlar vardı, bugün de samimiyetle iyilik yapan insanlar var. Mesele, geçmişi yüceltmek veya bugünü bütünüyle mahkûm etmek değil, yanlışlarımızla yüzleşebilmektir.
İslam’ın itibarını korumak için önce adalete, dürüstlüğe, liyakate ve hesap verebilirliğe sahip çıkmalıyız. Bir haksızlık kendi çevremizden geldiğinde de karşı çıkabilmeliyiz. Kendi yakınımızın yanlışını örtüp başkasının yanlışını büyütmek, adalet değildir.
SON SÖZ : EN AĞIR SORU
Bu yazıyı İslam’a düşmanlık etmek için değil, İslam adına yapılan yanlışları sorgulamak için kaleme aldım. Çünkü bir insanın hatası bir dini bütünüyle temsil etmez; fakat din adına tekrarlanan yanlışlar, o dinin toplumdaki algısını derinden etkileyebilir.
Bugün daha fazla gösterişten önce samimiyete, daha fazla slogandan önce ahlaka, kör bağlılıktan önce bilgiye ve başkalarını suçlamadan önce özeleştiriye ihtiyacımız var.
Kendimize şu soruları soralım: Alışverişimizde dürüst müyüz? Çalışanımızın hakkını gözetiyor muyuz? Torpile karşı mıyız, yoksa işimize geldiğinde onu kabul ediyor muyuz? Yakınımızın haksızlığına da başkasının haksızlığı kadar karşı çıkabiliyor muyuz? Güç elimizde olduğunda adaletten ayrılmıyor muyuz?
Bu soruların cevabı, yalnızca neye inandığımızı değil, inancımızı nasıl yaşadığımızı da gösterir.
İslam’ın itibarını dışarıdan gelen eleştiriler mi daha fazla zedeliyor, yoksa İslam adına hareket ettiği hâlde onun adaletini, merhametini ve ahlakını hayatına yansıtmayanlar mı?
Bu sorunun cevabını önce kendimizde aramalıyız. Çünkü dini savunmak, yanlış yapanı kimliğinden dolayı savunmak değil, dinin temel değerlerini herkes için savunmaktır.
Dinin adıyla övünmek kolaydır. Zor olan, o dinin ahlakına layık bir insan olmaktır.
Yazım oldukça uzundu ancak okuma sabrı yok diye kısalttım.
Selametle kalın.