28 Ocak 2026 - Çarşamba

DÜNYA ARTIK FARKLI BİR YÖNE DOĞRU EVRİLİYOR.

Eskiden kapalı kapılar ardında, diplomatik nezaket cümleleriyle yürütülen müzakerelerin yerini; bugün açıkça dillendirilen, hatta gururla savunulan ticaret savaşları aldı. Küresel güç merkezleri, ekonomik baskıyı gizlemeye bile ihtiyaç duymuyor.

Yazar - METİN BANLI
Okuma Süresi: 3 dk.
METİN BANLI

METİN BANLI

metinbanli@hotmail.com -
Google News

Belirlenen çizginin dışına çıkanlar, ticaret savaşlarının en sert aracı olan ekonomik ambargolarla karşı karşıya bırakılmaktadır. Diplomasi, uzlaşma zemini olmaktan çıkmakta; yerini baskıya ve açık dayatmaya bırakmaktadır. Artık masada müzakere değil, güç dengesi konuşulmaktadır.

Bu zihniyet yalnızca ekonomiyle sınırlı değildir.

Yoğun sivil nüfusun yaşadığı bölgelerin “değerli arazi” söylemleri üzerinden tartışmaya açılması, insan yaşamının ve hukukun nasıl kolayca geri plana itilebildiğini göstermektedir. Toprak, rant ve çıkar hesabı; insanın ve hafızanın önüne geçirilmektedir. Bu tablo, yeni dönemin ne kadar sert ve açık bir gerçeklik üzerine kurulduğunu ortaya koymaktadır.

Böyle bir dünyada ayakta kalmanın yolu açıktır.

Egemenlik iddiası taşıyan siyasi yapılar ve politik aktörler, ekonomik olarak güçlü, bağımsız ve caydırıcı olmak zorundadır. Çünkü bu çağda zayıflık korunmamakta, bağımlılık ise doğrudan bir müdahale kapısına dönüşmektedir.

Üstelik mücadele alanları artık yalnızca cephelerle sınırlı değildir. Finans sistemleri, enerji hatları, gıda tedarik zincirleri, lojistik ağlar ve veri akışları; modern çağın yeni çatışma alanlarıdır. Ekonomik omurgası zayıflayan bir yapı, savunma ve direnç kapasitesini de kısa sürede aşındırmaktadır.

Ekonomik bağımlılık, günümüzün en etkili kuşatma yöntemidir. Ambargolar ve yaptırımlar; tek bir kurşun sıkılmadan toplumları yoksullaştırabilmekte, siyasal iradeleri zayıflatabilmekte ve karar alma süreçlerini baskı altına alabilmektedir. Bu yönüyle ekonomik savaşlar, klasik askeri çatışmalardan çok daha sinsi ve yıpratıcıdır.

Ancak ekonomik güç ve askeri caydırıcılık, toplumsal barış olmadan kalıcı değildir. Toplumuyla sorun yaşayan, adalet duygusu zedelenmiş ve ortak gelecek fikri zayıflamış yapılarda; dış baskılar çok daha hızlı ve daha yıkıcı sonuçlar üretmektedir.

Toplumsal barış yalnızca bir sosyal mesele değil, aynı zamanda stratejik bir güvenlik unsurudur. Toplumuyla barışık, farklılıklarını yönetebilen ve ortak aidiyet üretebilen yapılar; dış müdahalelere karşı daha dayanıklı, krizlere karşı daha esnek hale gelir. Toplumsal bütünlük aşındıkça, dış baskı mekanizmalarının etkisi artmakta ve yönlendirme alanı genişlemektedir.

Bu nedenle savunma anlayışı artık yalnızca silah ve askerle sınırlı değildir. Yerli üretim, enerji bağımsızlığı, tarımsal yeterlilik, teknolojik altyapı, finansal egemenlik ve toplumsal barış; birbirini tamamlayan unsurlardır. Bunlardan birinin eksikliği, diğerlerini de kırılgan hale getirmektedir.

Sonuç olarak yeni dünya düzeni, güçsüzleri koruyan değil; hazırlıksız olanları zorlayan bir yapıya doğru ilerlemektedir. Bu gerçeklik karşısında yapılması gereken bellidir: Ekonomik direnci yüksek, iç barışı sağlam, iradesi güçlü ve bağımsız yapılar inşa etmek artık bir tercih değil, zorunluluktur.

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.